Dünyanın Eşi Benzeri Olmayan Jeolojik Yapıları ve Doğal Güzellikleri

İnsanlığın binlerce yıldan beri keşfetmeyi sürdürdüğü evi, Dünya tam 4.5 milyar yaşında. Bugün alışmış olduğumuz doğal güzelliklerin yanında, gördüğümüz zaman akıl sır erdiremediğimiz bir çok büyüleyici yapı mevcut.

Dünyanın bambaşka yerlerinde bulunan bu benzersiz güzellikleri görmek çok kolay değil. Ancak News.au'nun hazırladığı listede bulunan milyonlarca yılda oluşmuş bu şaheserlerden bir tanesi çok yakınımızda yani Türkiye'de.

Dalga,ABD

ABD’nin Arizona ile Utah eyaletleri arasındaki bölgede bulunan bu olağanüstü doğal yapı, kumtaşının 190 milyon yılda oluşturduğu kayalardan oluşuyor.

 

Mozaik Kaldırım, Tazmanya

Mozaik Kaldırım, dünyanın katı dış katmanlarının çok nadiren oluşturduğu tortul yapılardan meydana geliyor. Yeryüzü kabuğunun baskısıyla kırılan kayalar, dörtgen bloklar halinde çatlamış ve katmanlar oluşturmuş.

 

 

Beyaz Çöl, Mısır

“Sahara El Beyda” olarak bilinen Beyaz Çöl, ismini sarı kumlu çöllere kıyasla sahip olduğu beyaz kumlardan alıyor. Çöldeki devasa kayaları da güçlü fırtınaların oluşturmuş.

 

 

Kan Gölü Kaplıcası, Japonya

Kaplıcanın adını nereden aldığını anlamak için sularına bir göz atmak yeter. Kan Gölü Kaplıcası, dokuz sıcak su kaynağından oluşuyor. Japonya’nın Beppu bölgesinde bulunan kaplıcanın suları, içerdiği yoğun demir nedeniyle bu renge sahip.

 

 

Devin Geçidi, Kuzey İrlanda

1692 yılında keşfedilen ve bugün Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü’nün (UNESCO) Dünya Mirası Listesi'nde yer alıyor. Devin Geçidi, yaklaşık 40 bin volkanik taş sütunun birbirine sıkıca kenetlenmesinden oluşuyor.

 

 

Salar de Uyuni, Bolivya

Salar de Uyuni, Bolivya’nın güneybatısında kalan dev bir tuz gölü. Gölün özelliği, sadece bir karış yüksekliğindeki suların gökyüzünü bir ayna gibi yansıtması. Bu özelliği Salar de Uyuni’yi dünyanın en büyük yer aynası haline getiriyor.

 

 

Taş Orman, Çin

Tam 400 kilometrelik bir alana yayılmış olan, dünyanın kayalardan oluşmuş en büyüleyici yapısı, Çin’deki Taş Orman. Ormandaki kayalar, kireç ve suyun etkileşimiyle çok uzun yıllar içinde oluşmuş.

 

 

Taylor Buzulu, Antarktika

Antarktika’da bulunan çok sayıdaki buzuldan biri olan Taylor Buzulu'nun, burun noktasından bir demir oksit nehri akıyor. 2009’un Nisan ayında, bilim insanları Taylor Buzulu'ndaki kükürt ve demir alaşımları üzerinde milyonlarca yıldır yaşamını sürdüren bir bakteri topluluğu bulduklarını açıkladı.

 

 

Benekli Göl, Kanada

Dünyanın mineral yoğunluğu bakımından en zengin göllerinden biri olan Benekli Göl, ABD sınırından 1.5 km ötede bulunuyor. Yazları beyaz, yeşil ve sarı renge bürünen mineral kaynağı gölün üzerinde oluşan doğal patikalarda yürüyüş yapabilirsiniz.

 

 

Kara Kaya Çölü, ABD

Kara Kaya Çölü, ABD’nin Nevada eyaletinde bulunan kurumuş bir göl yatağı. 2600 km genişliğindeki çöl, dünyanın en düz zeminli bölgelerinden biri. Çöl farklı renklerdeki sıcak su kaynaklarının yanı sıra, kurumuş taş yapılar bulunması, çöle oldukça mistik bir atmosfer veriyor.

 

 

Kristal Mağara, ABD

California eyaletinde bulunan Kristal Mağara’nın içyapısı mermerden oluşuyor. 5.5 buçuk kilometre uzunluğundaki mağaranın içindeki sıcaklık ortalama 9 santigrat.

 

 

Bungle Bungle, Avustralya

Avustralya’nın batısında kalan kayalık arazi Bungle Bungle, yuvarlak siyah ve turuncu kayalardan oluşuyor. 2003 yılında, bu bölgenin içinde yer aldığı Purnululu Ulusal Parkı Dünya Mirası listesine alındı.

 

 

Redoubt Dağı, Alaska

ABD’nin Alaska eyaletinde bulunan Redoubt Yanardağı, 1990 yılında daldığı uykudan en son 2009’da uyandı. 3 bin 108 metre yüksekliğindeki yanardağın bacasındaki duman hala tütmeye devam ediyor.

 

 

Kapadokya, Türkiye

Kapadokya, şüphesiz dünyanın en güzel yeraltı şehirlerinden birine ev sahipliği yapıyor. Kapadokya, Erciyes, Hasandağı ve Göllüdağ’ın faaliyette olduğu dönemde püskürttüğü lav ve küllerin yer yüzeyinde oluşturduğu tüf tabakasından oluştu. Milyonlarca yıl boyunca rüzgâr ve yağmurun şekillendirdiği tüf yapı, binlerce sene bölgede yaşayan toplum ve uygarlıklar için barınak görevi gördü.

 

 

Kaynayan Göl, Karayipler

Dominik Cumhuriyeti’nde bulunan Kaynayan Göl, adını mavi-gri renkteki kabarcıklı suyundan alıyor. 1870 yılında İngilizler tarafından keşfedilen gölden, buharlaşma yoluyla karbondioksit ve kükürtdioksit gibi gazlar açığa çıkıyor.

 

 

Rio Tinto, İspanya

İspanya’da Sierra Morena dağlarında bulunan Rio Tinto, kan kırmızısı rengiyle ünlü. Yoğun demir içeren nehrin civarında, 5 bin yıllık bakır, altın ve gümüş madenleri yer alıyor.

 

 

Vale de Lua, Brezilya

“Ay Vadisi” adıyla da bilinen Vale de Lua, 1.8 milyon yaşında olduğu düşünülen antik bir plato. Dünyanın en eski toprak oluşumlarından biri olan bölge, yoğun kuvartz ve kristal içeriyor.

 

Kaynak: www.hurriyet.com.tr

http://fotoanaliz.hurriyet.com.tr/galeridetay.aspx?cid=37237&rid=4369

  • Share/Bookmark

Unutkanlığın Nedeni Moleküler Değişim

09 Mayıs 2010 Yazan admin  
Kategori Bilim ve Teknoloji, Haberler

Fareler üzerinde yapılan bir deneye göre, beyindeki moleküler değişimler, hafızaya ilişkin genlerin işleyişini engelliyor.

Almanya'daki Göttingen Avrupa Sinirbilimi Enstitüsünden Andre Fischer ve ekibinin fareler üzerinde yaptığı araştırma, beyindeki moleküler değişimlerin öğrenme ve hafızaya ilişkin genlerin işleyişini engellediğini gösterdi. Fischer ve ekibi, genç ve yaşlı farelerin bir yeri hatırlama becerisini karşılaştırdı. Belli bir bölmeye geldiklerinde farelere ayaklarından elektrik şoku verildi.

Bir saat sonra 3 aylık genç farelerin beynindeki hafıza ve yön bulmadan önemli rol oynayan hipokampus bölümündeki yaklaşık 2 bin genin daha etkin olduğu görüldü. Yaşlı farelerde ise sadece 6 genin etkin olduğu belirlendi.

Genç farelerde bölme ve elektrik şoku arasındaki bağlantının asetilasyon adı verilen bir tür kimyasal değişime neden olduğunu belirten bilim adamları, az olan asetilasyonu eski haline getirmek için yaşlı farelerin beynine ilaç enjekte etti. İlaç verilen farelerin genlerindeki etkinliğin de gençlerinkiyle benzer olduğu görüldü.

Bilim adamları, bu sonuçların insanların katıldığı araştırmalarda da doğrulanması halinde, bir gün yaşa bağlı hafıza kaybını önleyebilecek ilaçların geliştirilebileceği belirtti. Araştırma, "Science" dergisinde yayımlandı.

  • Share/Bookmark

Yüz gelişiminin şifresi çözüldü

09 Mayıs 2010 Yazan admin  
Kategori Bilim ve Teknoloji, Haberler

Hacettepe Üniversitesi araştırmacıları, yüz gelişiminde kritik rol oynayan bir gen ailesini keşfederek bir ilke imza attı.

Hacettepe Üniversitesi (HÜ) Tıbbi Genetik Anabilim Dalı Öğretim Üyesi ve Gen Haritalama Laboratuvarı Sorumlusu Prof. Dr. Nurten Akarsu ve ekibi, insanlarda ciddi yüz yarıklarına ve gelişme anomalilerine neden olan Aristaless-like homeobox 1 (ALX1) adı verilen geni bularak embriyo döneminde yüzün nasıl geliştiğini aydınlatacak önemli bir adımı tamamladı.

Prof. Dr. Akarsu, ALX gen ailesinin ALX1, ALX3 ve ALX4 isimli 3 adet geni içerdiğini belirterek, ekiplerinin geçen yıl yüzün gelişiminde rol oynayan ALX4 geninin yüz gelişimindeki rolünü ortaya çıkaran çalışmalarını Human Molecular Genetics dergisinin Kasım sayısında yayımladıklarını belirtti. Akarsu, bu gen ailesinin üçüncü üyesi olan ALX3 genindeki mutasyonların yüz gelişimindeki rolünün de Oxford Üniversitesi araştırmacıları tarafından aynı yıl içinde tanımlandığını aktardı.

Akarsu, gen ailesindeki “ALX1” geni mutasyonlarının keşfedilmesi ile ALX gen ailesinin tüm üyelerinin yüz gelişimindeki kritik rollerinin anlaşılmış bulunduğunu ifade ederek, bu bu genin eksikliği durumunda oluşabilecek durumlara ilişkin şu bilgileri verdi:

“İnsanlarda yüz gelişimi gebeliğin 4-8. haftalarında tamamlanan kompleks bir olaydır. Başlangıçta birkaç tomurcuk halinde başlayan gelişim aşamaları bu tomurcukların orta hatta doğru büyümeleri ve birbirleri ile birleşmeleri ile yüzün son görünümünü oluşturur.

Farklı tipte yüz yarıklarının oluşmasının nedeni

Göz, burun, dudak, yanak gibi yüzün bütününü oluşturan parçaların doğru şekli kazanmaları embriyonun erken dönemlerinde rol alan genlerin ve yüzü oluşturan dokuların birbirleri ile kurdukları kompleks ilişkilere bağlıdır.
Bu kompleks ilişki ağının bozulması, yüzü oluşturan parçaların birbirlerine kaynaşmasını engelleyerek farklı tipte yüz yarıklarının ortaya çıkmasına neden olur. Bu malformasyonların toplumda en sık rastlanan örneği yarık dudak ve yarık damak anomalileridir.

Toplumda oldukça sık görünen yarık dudak/damak anomalisine oranla daha nadir görünen anomalilerde burnun basık ve iki parçalı kalışı, gözlerin orta hatta yaklaşamayıp birbirlerinden uzak yerleşimli kalmaları, göz yapısının bozulması, gözlerden dudaklara kadar uzanan ciddi yarıklanmalar gibi çeşitli malformasyonlar gözlenebilir.”
Akarsu, bu malformasyonlara yol açan gen bozukluklarının büyük oranda bilinemediğini de ifade ederek, gerek tanı, gerekse tedavi açısından bu malformasyonların birçok disiplinin bir arada çalışmasını gerektiren karmaşık bir olay olduğuna işaret etti.

HÜ Kraniyomaksillofasiyal Cerrahi Çalışma Grubu'nun son 10 yılda bir çok disiplini bünyesinde birleştirmeyi başararak kafa ve yüz gelişimlerinde etkin tanı, tedavi ve araştırma vizyonunu gerçekleştirdiğini ifade eden Akarsu, çalışmalarında, malformasyonların bir grubunun, akraba evlilikleri sonucu ortaya çıktığını ortaya koyduklarını dile getirdi.
Çalışmalarında ayrıca, ALX1 geninin embriyonun erken dönemlerinde burun, gözler, dudak ve damakların oluşumu için kritik öneme sahip olduğunun keşfedildiğini bildiren Akarsu, bu genin yokluğunun diğer genler tarafından dengelenemediğini kaydetti.

Akarsu, “İlkel burun, burun kanatları, damağı oluşturan yapılar görünmekle birlikte bu tomurcukların birbirleri ile kaynaşamaması sonucu yüzde ve damakta ciddi malformasyonlar olmaktadır. ALX3 ve ALX4 genleri ise daha çok burnun son şeklini almasında etkili olmaktadır. Bu iki genin yokluğunda burnu oluşturan iki tomurcuğun orta hat üzerinde birleşerek burun ucunu oluşturması gerçekleşememekte; burun, basık ve iki parçalı bir görünümde kalmaktadır” açıklamasını yaptı.

Nadir hastalıklara erken tanı yöntemi

Prof. Dr. Akarsu, çalışmalarının insanlarda yüz gelişiminin anlaşılabilmesi açısından bilim dünyasında büyük heyecan yarattığını belirterek, “Aynı zamanda hastalara erken dönemde doğum öncesi tanı imkanı sunmakta, bunun yanı sıra dudak, damak ve yüz yarıklarında yenilikçi tedavi yaklaşımlarına öncü bir profil çizmektedir” dedi.
Akarsu, çalışmanın birkaç DNA örneğinden yeni genlerin bulunmasının, genom boyu homozigotluk analizlerinin Türkiye'nin bir sorunu olan akraba evliliklerine bağlı “nadir hastalıklar” grubunda son derece etkin bir araştırma ve tanı yöntemi olabileceğini de ortaya koyduğunu belirterek, şunları kaydetti:

“Tanı ve tedavi politikaları açısından bir hastalığın toplumda yüzde kaç oranda bulunduğu sıklıkla sorgulanmakta ise de birey açısından bu soru aslında çok da önemli değildir. Unutulmamalıdır ki bu hastalığa sahip olan sizseniz, bu olasılık sizin gözünüzde daima yüzde 100 olacaktır. Etkin tanı ve tedaviye götürecek her yeni buluş sizin için dünyanın en önemli keşfidir.

Toplumda çok nadir görülen bir hastalığa sahip olduğu için tanı ve tedaviden yoksun kalmayı ise kimse hak etmez.”
Akarsu, çalışmaya Biolog Dr. Elif Uz ve Doç. Dr. Yasemin Alanay'ın eş katkı verdiğini belirterek, HÜ'nün farklı birimlerinin yanı sıra Kırıkkale Üniversitesi Plastik ve Rekonstrüktif Cerrahi, Ankara Üniversitesi Biyoteknoloji Enstitüsü, Almanya; Jena ve Köln Üniversitelerinden araştırmacıların da bilimsel yayına katkı yaptıklarını bildirdi.
Akarsu ve ekibinin çalışması, genetik alanının önde gelen dergilerinden biri olan American Journal of Human Genetics (AJHG) dergisinin bu ayki sayısında da yayımlandı.

Prof. Dr. Akarsu, çalışmanın Avrupa Birliği 6. Çerçeve Programı ERANET kapsamındaki E_RARE konsorsiyumu tarafından Avrupa genelinde ilk çağrıda desteğe hak kazanan 13 projeden birisi olduğunu ayrıca, E-RARE konsorsiyumunun üyesi olan TUBİTAK tarafından da desteklendiğini sözlerine ekledi.

  • Share/Bookmark

Marmara’da Deprem Alarmı Verildi

''Deprem tehlikesi kapıda''

Prof. Dr. Görür, ''Artık Marmara'da deprem alarmı verildi. Deprem tehlikesi kapıda ve bu tehlike de geçmeyecektir.

 

Marmara Denizi'nde fay hattıyla ilgili ilk çalışmayı gerçekleştiren Fransız Le Suroit gemisinin, 4 Kasım-14 Aralık tarihleri arasında, AB'nin ''Avrupa Denizleri Gözlem Ağı İstasyonları (ESONET) Projesi'' çerçevesinde Marmara Denizi'nde kurulacak deniz altı gözlem istasyonlarıyla ilgili yaptığı çalışmanın sonuçları açıklandı.
 
 
Beyoğlu'ndaki Fransız Sarayı'nda düzenlenen basın toplantısında konuşan İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) Maden Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Naci Görür, uzun yıllardır Marmara Denizi'nde yürütülen araştırmaların ana hedefinin İstanbul'u bekleyen deprem riski olduğunu söyledi.
 
Marmara Denizi'nin, 1999 depreminden önce araştırılmadığını, o tarihten itibaren yapılan araştırmalarla da dünyanın en çok araştırılan denizi haline geldiğini anlatan Prof. Dr. Görür, bu süreçte iki ulusal, yedi uluslararası gemiyle yürütülen çalışmaların da sonuçlandığını anımsattı.
 
Prof. Dr. Görür, bu araştırmalarla, Marmara Denizi altındaki fay sisteminin geometrisi, boyutları, birbirleriyle olan ilişkileri, olası kırılmanın nasıl olacağı, İstanbul'un hangi bölgelerinin nasıl etkileneceği gibi konulara ışık tutulduğunu da belirterek, son araştırmayla da Marmara Denizi tabanındaki fayların bazı bölümlerinde gaz ve sıvı çıkışları olduğunun tespit edildiğini vurguladı.
 
Marmara Denizi'nde açığa çıkan gaz ve sıvının, denizaltında gözlem istasyonları kurularak kimyasal ve fiziksel olarak gözlemlenebileceğini ifade eden Prof. Dr. Görür, ''Marmara Denizi'nde kimyasal ve fiziksel değişimleri gözlemek bir bakıma deprem süreci başladığında depremin ayak seslerini önceden duymak anlamına gelir'' dedi.
 
ESONET projesiyle tüm Avrupa denizlerinde kurulmak istenen deniz altı gözlem istasyonlarının, bu denizlerdeki deprem başta olmak üzere doğal tehlikeleri gözlemleyeceğini dile getiren Prof. Dr. Görür, bu projeye Marmara Denizi'nin de eklenmesinin önemli olduğunu vurguladı.
 
Proje çerçevesinde Marmara Denizi'nde kurulması planlanan gözlem istasyonlarının İTÜ, Dokuz Eylül Üniversitesi ve Boğaziçi Üniversitesince işletileceğini kaydeden Prof. Dr. Görür, bu konuda yetkili kurumların ve merkezi yönetimin desteğini beklediklerini de söyledi.
 
''DEPREM TEHLİKESİ KAPIDA''
Prof. Dr. Görür, Fransız araştırmacıların, Marmara Denizi'nin tabanına öncelikli olarak iki deprem istasyonu kurulmasını önerdiklerini belirtti.
 
Bilim adamlarının, 1999 depreminden sonra Marmara'da 30 yıl içinde deprem olacağını söylediğini anımsatan Prof. Dr. Görür, ''Artık Marmara'da deprem alarmı verildi. Deprem tehlikesi kapıda ve bu tehlike de geçmeyecektir. Bu alarmın ülkeyi yönetenlerce de ciddi alınması lazım'' diye konuştu.
 
''MARMARA DENİZİ'NDE GAZ VE PETROL ÇIKIŞI VAR''
Fransa Deniz Araştırmaları Enstitüsünden (IFREMER) Prof. Dr. Lois Geli de, Le Suroit gemisinin 4 Kasım-14 Aralık tarihleri arasında yaptığı çalışmalara ilişkin bilgi vererek, denizaltında faya yakın noktalarda gözlem istasyonlarının kurulmasının önemine işaret etti.
 
"Marmara Denizi tabanında gaz ve petrol çıkışları olduğunu tespit ettik'' diyen Geli, bu çıkışların Küçükçekmece'nin güneyinde ve Tekirdağ ile Silivri arasında zirve yaptığının görüldüğünü anlattı.
Prof. Dr. Geli, gözlem istasyonlarının da bu bölgelere kurulmasını önerdiklerini söyledi.
IFREMER'den Prof. Dr. Roland Person da Marmara Denizi'nin ESONET projesi içinde yer almasının önemine dikkati çekerek, istasyonların sadece deprem için değil, çevre ve küresel ısınma konusunda da bilgi vereceğini dile getirdi.
 
İSTASYONLARIN 2011'DE FAALİYETE GEÇMESİ PLANLANIYOR
İTÜ öğretim üyesi Prof. Dr. Namık Çağatay da, Fransızların önerdiği denizaltı gözlem istasyonlarından birinin Küçükçekmece'nin 12 kilometre güneyine, diğerinin de Marmara Adası'nın 15-20 kilometre kuzeyine kurulmasının planlandığını belirterek, ayrıca bir pilot istasyonun da Gebze'nin beş kilometre güneyine kurulduğunu anlattı.
 
''Gerekli kaynaklar bulunursa istasyonların 2011 yılında faaliyete geçmesi planlanıyor'' diyen Prof. Dr. Çağatay, istasyonların işletme giderleri de dahil beş yıllık maliyetinin 10 milyon avro olacağının da hesaplandığını kaydetti.
 
 
Prof. Dr. Çağatay, Marmara'nın tümünün deprem riski altında olduğunu, ancak fayın nereden kırılacağını kimsenin bilmediğini de söyledi.Toplantıya Fransa'nın İstanbul Başkonsolosu Herve Magro da ev sahipliği yaptı.
  • Share/Bookmark

İsviçre’deki Büyük Hadron Çarpıştırıcısı’nda dönen protonlar 1.18 trilyon elektron volt gücüne ulaştı.

30 Kasım 2009 Yazan admin  
Kategori Bilim ve Teknoloji, Haberler

Dünyanın en büyük atom çarpıştırıcısında güç rekoru kırıldı. Evrenin doğmasına yol açan Büyük Patlama ortamının oluşturulması amacıyla yürütülen yüzyılın deneyinde, birbirine zıt yönde gönderilen protonların 1.18 trilyon elektron volt gücüne ulaştığı açıklandı.

Büyük Hadron Çarpıştırıcısı (Large Hadron Collider – LHC) deneyini yürüten CERN’den yapılan açıklamada, daha önce Chicago’daki Fermilab laboratuarında ulaşılan 1 Tev gücün üzerine çıkılldığı belirtildi. Proton hızlandırması, önümüzdeki yıl gerçekleşecek olan bir dizi yüksek güçlü çarpışmaya kadar kademeli olarak artırılacak.

Yaklaşık bir yıl tamir geçiren çarpıştırıcının yeniden çalıştırılmaya başlanmasından sonra düşük enerjili protonlar ilk kez önceki hafta çarpıştırılmıştı.

Deney sırasında tünel boyunca ayrı yönlerde iki proton hüzmesi veriliyor. Bu ışın demetleri ayrı istikametlerde, ışık hızına yakın bir süratle halka şeklindeki tünelde yol alıyor. Proton ışınlarının birbiriyle büyük bir enerjiyle çarpışmasının ardından kozmosun doğasını kavramaya yarayacak yeni parçacıkların görülmesi bekleniyor.

14 milyar yıl önce evrenin doğumuna yol açtığına inanılan Büyük Patlama ortamını yaratmayı amaçlayan 10 milyar dolar değerindeki Hadron Çarpıştırıcısı, ilk kez geçen yıl çalıştırılmış, ancak bir ton helyumun tünele sızmasına yol açan elektrik bağlantısı arızası yüzünden sistem kapatılmıştı.

  • Share/Bookmark

Antarktika’ya 13 Bin Yıl Önce Düşen Meteordaki Bakteri Fosilleri Marslı Olabilir

Allen Hills 84001 kod adı verilen meteordaki fosilleri yeni geliştirilen Yüksek Çözünürlüklü Elektron Mikroskobuyla analiz eden bilimciler, özellikle karbonat halkalarına ve magnetit kristallerine odaklandı.

Araştırmayı yürüten NASA ekibinin lideri Kathie Thomas-Keprta, karbonat disklerinin içinde ve dışındaki kimyasal ve fiziksel özelliklerin 3.5 milyar yıl önce Mars’taki sulak zamana ait özelliklerle paralellik gösterdiği belirtildi.

1996’da bulunduğunda bilim dünyasında heyecan yaratan meteorun Mars’ta eskinden yaşam olduğunu kanıtlayan fosiiler olduğu iddiası hemen yayılmış, zamanın ABD Balkanı Bill Clinton da bu yönde bir basın açıklaması yapmıştı.

Ancak daha sonra, meteorun Dünya’ya düşmesinden sonra geçen 13 bin yılda Dünya kaynaklı organizmaların meteorda fossilleştiği iddia edilmişti.

Fosilleri taşıyan meteorun büyük ihtimalle Mars’a büyük bir göktaşının çarpması sonucu koparak Dünya’ya düşmüş olabileceği belirtiliyor. Daily Mail gazetesindeki habere göre fosillerin Marslı çıkması, Güneş Sistemi’nde yaşamın oluşması hakkında genel kabul gören teorileri değiştirecek.

‘Marslı’ organizma fosillerini taşıyan Allen Hills 84001 meteoru 1996′da bulundu.

Bakteri fosillerinin 3.5 milyar yaşında olabileceği söyleniyor.
  • Share/Bookmark

IBM, DNA Moleküllerinin Kullanıldığı İlk Mikroçipi Yaptı

20 Ağustos 2009 Yazan admin  
Kategori Bilgisayar & İnternet, Bilim ve Teknoloji

İntel’in kurucusu Gordon Moore 1967 yılında bir elektronik dergisine yaptığı açıklamada işlemcilerdeki transistör sayısının her 2 yılda bir 2 katına çıkacağını söylemişti. Sonraları bu söz ‘Moore Yasası’ olarak kayıtlara geçti ve IBM bu yasayı 30 yıldır sorunsuz uyguladı. Fakat son yıllarda transistörleri küçültmede sorun yaşayan şirket, çok tanıdık bir moleküle yöneldi… ve haklı çıktı.

Araştırmacılar çiplerdeki silikon tabakanın içine DNA molekülleri yerleştirerek daha küçük, hızlı ve verimli çipler üretmeyi başardılar. DNA molekülünü devre tahtalarının arasına entegre ederek elde edilen 6 nanometre büyüklüğünde çip, bilgisayar teknolokjisinde bir atılım olarak görülüyor. İntelin en son çıkardığı çipin büyüklüğü 32 nanometre büyüklüğündeydi.

IBM kimya dairesi başkanı Robert Allen ‘oldukça fazla uğraş ve biraz kimya sihiriyle şu anki yöntemlere en fazla 25 nanometreye inebilirdik fakat 6 nanometre için klasik yöntemlerden çıkmamız gerektiği çok doğru’ dedi.

“5 YILA HAZIR”
Araştırmanın merkezi olan fikir ‘DNA origamisi’ olarak biliniyor.2006 Caltech araştırmacılarından olan Paul Rothermund, DNA ipliklerini kullanıp nanoölçekli şekil ve motifler oluşturarak araştırmanın temelini atmıştı.

Fikir temel olarak viral bir DNA’dan alınan bir örneğin katlanıp zımba gibi birleştirci bir yapıya dönüştürülmesi olarak uygulandı. Elde edilen örneklerin özellikle kendinden tümleşik işlemci yapımında çok işe yarar olduğu vurgulanıyor.

En önemli zorluk ise katlanmış DNA’ların silikon üstüne başarılı bir şekilde monte edilmesi olarak görülüyordu. İşlemci üstüne koyulan bir organik bir tabanla bu sorun aşılmış görülüyor. Fakat araştırmacılar işlemciye eklenen bu tabanın yarı iletken ve organik olarak iki farklı yapı oluşturduğu ve bunun sorun çıkarabilceğine dikkat çekti. Fikrin babası Allen mükemmelleşmemiz için 5 yıla ihtiyacımıza var’ diyerek DNA tabanlı çipleri şimdiden müjdeledi.

  • Share/Bookmark

Cep Telefonunun Zararlarını En Aza İndiren Öneriler

15 Ağustos 2009 Yazan admin  
Kategori Bilim ve Teknoloji

Cep telefonundan gelen zararlı sinyaller bazı sağlık sorunlarına neden oluyor. Telefonun zararlı korunmak için mümkün olduğu kadar sabit telefon tercih edilmeli, çekim gücü kötüyse konuşmalar kısa tutulmalı.

Selçuk Üniversitesi Mühendislik-Mimarlık Fakültesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Savaş Durduran, teknolojinin oldukça hızlı gelişmesinin olumlu yönlerinin yanı sıra yaşam kalitesini bozan unsurlarının da bulunduğunu söyledi.

Bu nedenle hava ve gürültü kirliliği gibi çevre sorunlarının yanına bir de ”elektromanyetik kirlilik” probleminin ortaya çıktığını ifade eden Durduran, ”Bu kirliliğe neden olan kaynaklardan biri de gündemden hiç düşmeyen GSM baz istasyonlarıdır. Son yıllarda cep telefonlarının kullanımındaki hızlı artış, her yıl çok sayıda yeni baz istasyonunun planlanmasını ve kurulmasını gündeme getirmektedir” dedi.

Durduran, özellikle büyük kentlerde doğal etkilerin çok üstünde elektromanyetik alan ve dalgaların bulunduğunu vurgulayarak, şunları kaydetti: ”Bunların, yüksek şiddet veya güç düzeylerinde insan sağlığına zararlı oldukları konusunda kuşku yoktur. İnsan vücudunun dengesini bozan etkenlerden bazıları, kimyasal kirleticiler, haberleşme frekansları, elektrik güç taşımalarından gelen sinyallerdir. Toksin madde, radyasyon gibi kirleticilerden gelen sinyaller, canlının elektromanyetik dengesini bozmaktadır. Cep telefonu başta olmak üzere televizyon, telefon, telsiz, uydu ve baz istasyonları gibi bazı kaynaklardan gelen sinyaller, genel keyifsizlik, boyunda sertlik, göğüs acısı, baş ağrısı gibi rahatsızlıklara neden olabiliyor.”

Cep telefonu zararları üzerinde bugüne kadar birçok araştırma yapıldığını dile getiren Durduran, bu araştırmalarda, cep telefonunun alzheimer, parkinson gibi sinir hastalıklarının oluşma riskini arttırdığının tespit edildiğini bildirdi.

Kulaklık ve mikrofon seti kullananların yüzde 80′inde cep telefonundan kaynaklanan sorunların olmadığının gözlendiğini anlatan Durduran, şöyle devam etti: ”Cep telefonunun zararlarından korunmak için mümkün olduğu kadar sabit telefon tercih edilmeli. Çekim gücü kötüyse konuşmalar kısa tutulmalı. Sinyal tam alınamıyorsa, cihaz maksimum enerji harcayacağı ve daha fazla elektromanyetik dalga yayacağı için konuşulmamalı. Mümkünse kulaklık, araçlarda araç kiti kullanılmalı. Sık sık konuşma yapmak yerine kısa mesaj gönderme tercih edilmeli. Ayrıca başparmağımızı telefon ile kulak arasındaki mesafeyi artırmak için telefon ile kulak arasına yerleştirmeliyiz.”

  • Share/Bookmark

Güz yaprakları neden Avrupa’da sarı Amerika’da kırmızı?

15 Ağustos 2009 Yazan admin  
Kategori Bilim ve Teknoloji

Yaprakla beslenen böceklerle ağaçlar arasındaki savaş, evrim sürecinde sonbahar yapraklarının sarı ve kırmızı olarak ayrışmasına yol açmış olabilir.

Sonbahar aylarında Avrupa’daki yaprakların çoğu sararırken ABD ve Doğu Asya’daki yapraklar kızarıyor. Prof.Simcha Lev-Yadun ve Prof. Jarmo Holopainen, nedeni hala anlaşılamayan bu fenomeni açıklamak için 35 milyon yıl geriye dönüyor.

Hrkesin bildiği gibi yaprakların yeşil rengi büyük oranda hücrelerin içindeki klorofil pigmentlerinden geliyor. Renk değişimi, yaprağın ölümünün bir sonucu olarak değil, sarıyla kırmızıyı birbirinden ayıran bir dizi olaydan kaynaklanıyor. Klorofil yaprakta azaldığı zaman zaten var olan sarı pigmentler baskın hale geliyor ve yaprağa rengini veriyor.

Kırmızı renk ise farklı bir sürecin sonucu. Klorofil yaprakta azaldığı zaman normal şartlarda olmayan kırmızı renk pigmenti ‘antosiyanin’ yaprakta üretiliyor.

Henüz taze olan bu keşfin ardından bilimadamaları şimdi de yapraklarını döken bir ağacın kaynaklarını neden kırmızı pigment üretmekte kullandığını araştırmaya koyuldu.

Ne var ki henüz fikir birliğine varılabilmiş değil. Bir grup bilim adamı kırmızı pigmentlerin, yaprakları sıcak ve soğuya karşı korumak için odun kısmından yapraklara gönderilip orada tekrar sentezlendiğini düşünüyor. Başka bir tez ise ağaçların kendini böceklerden korumak bu pigmentleri sentezlediğini söylüyor. Ancak yanıt ne olursa olsun, kırmızı pigmentlerin neden Avrupa’da görülmediği açıklanamıyor.

BÖCEK-AĞAÇ SAVAŞI
Ekolojik evrim, sonbahar renklerinin böceklerle ağaçlar arasında uzun süren savaşının bir sonucu olduğunu gösteriyor. Sonbahar mevsimi boyunca böcekler ağaçlardan besleniyor ve yumurtalarını buraya bırakıyor. Böceklerin beslenmek için sarı yaprakları tercih etmesi, ağaçları böcekler tarafından kullanılamayan kırmızı pigment üretecek şekilde evrimleştiriyor. Bu aşamada akla gelen soru, teori doğruysa dünyada sarı yapraklı ağacın kalmamış olması gerektiği. İki bilim adamının bu soruya yanıtı şöyle:

35 milyon yıl önce Dünya büyük sürekli yeşil ormanlarla kaplıydı. Daha sonra yaşanmaya başlayan buz çağı ve bir dizi kuraklık, bitkileri yaprak dökecek şekilde evrime uğrattı.

Amerika ve Güney Asya’daki bitkiler, buz çağıyla birlikte yayılım alanlarını güney-kuzey doğrultusunda değiştirdi. Paralel uzanan dağlarla çevrili bölgelerde soğuktan korundular ve varlıklarını sürdürdüler. Elbette böcekler de ana yemekleriyle beraber göç etti.

Avrupa’da ise durum biraz farklıydı Alpler hariç yüksek dağ yoktu. Alpler’in çevresindeki türler hariç, çoğu tür buzul çağının gelmesiyle yok oldu, böcekler de onları izledi. Dondurucu soğukların bitmesinden sonra Avrupa’daki ağaçların böcekler için savunmaya ihtiyacı kalmamıştı, zira birçok böceğin nesli Avrupa’da tükenmişti. Bu nedenle Avrupalı ağaçların kırmızı yaprak üretmesine gerek kalmadı.

Bilimadamları bu teorilerini destektleyen kanıtın İskandinavya’da bulunan cüce ağaçlar olduğunu söylüyorlar. Bu ağaçlar halen kırmızı yaprak döküyor. Çünkü kısa boylu oldukları için kar tabakasının altında kalıp yeryüzündeki çok zorlu şartlardan korundular. Yer altında kalan böcekler de bu ağaçlarla beslenmeye devam etti ve böcek-bitki savaşını sürdürerek kırmızı yaprakların devamını sağladı.

  • Share/Bookmark

İlk mühendisler en az 72 bin yaşında!

15 Ağustos 2009 Yazan admin  
Kategori Bilim ve Teknoloji, Haberler

Güney Afrika’daki kazılarda, ateşle pişirilerek sertleştirilmiş ve ihtiyaca uygun hale getirilmiş ilk el aleti örnekleri bulundu.

PHOENIX – Güney Afrika’daki kazılarda bulunan bazı taş aletlerin, pişirerek sertleştirme işlemine tabi tutulduğu anlaşıldı. 72 bin yıldan eski olan aletler 300 santigrat derecede, toprağın 2 cm altında, 5 ila 10 saat süreyle pişirilmiş.

Science dergisinde yayımlanan makalede, Güney Afrika’da Pinnacle Point yakınlarındaki kazı alanında bulunan el gereçlerinin insanlık yarihine ait ilk ‘mühendislik’ ürünleri olabileceği belirtildi.

Prehistorik çağda planlı veya rastlantısal olarak kullanılmış olabilecek bu yöntem sayesinde modern insanın Neanderthaller karşısında ‘askeri’ üstünlük de sağlamış olabileceği düşünülüyor.

Arizona State Üniversitesi’nden deneysel arkeolog Kyle Brown, yeni bulguların, insanoğlunun çevresini ihtiyaçlarına uygun olarak planlı ve sistemli şekilde değiştirme becerisi geliştirmesine ilişkin ilk örnekler olabileceğini söyledi.

Modern insanın tarihinde ateşin ilk kez kullanılması 80 bin yıl öncesine tarihleniyor. Ateşin yemek pişirme, ısınma ve aydınlanma dışında bir amaçla ilk kez kullanıldığı zaman dilimi olaraksa, eldeki en eski seramik örneklerin tarihlendiği 10 bin yıl öncesi gösteriliyordu. Yeni bulgular, bu zaman dilimini 72 bin-165 bin yıl öncesine kadar geriye götürüyor ve gelişim zincirindeki eksik halkayı tamamlıyor.

Taştan imal edilen balta, bıçak, keski gibi aletlerin önceden ‘fırınlanarak’ pişirilmesi taşları sertleştirdiği için daha kolay ve keskin şekilde yontulmalarına olanak veriyor ve dayanıklılıkları da artıyor. Makalede, yeni bulunan gereçlerin hayvan derisi yüzmek ve giysi yapmakta kullanılmış olabileceği ancak ahşap işleri veya taş yontma için zayıf kaldığı belirtiliyor.

Bilimciler, bulunan gereçlerin toprak altında kalıp yangınlar esnasında pişmiş olma ihtimalini de düşünüyor. Ancak genel kanı, zaman dilimi olarak dil ve sanatın ortaya çıkışını gösteren ilk örneklerle örtüşen söz konusu gereçlerin ‘insan ürünü’ olduğu yönünde.

Brown, o vakitlerde kendilerine ait bir ‘dil’e sahip olduğuna inanılan ilk insanların bu yeni ‘mühendislik’ bilgilerini de izleyen nesillere kolayca aktardığını ve ‘teknolojik’ gelişimi daha da hızlandırdığını vurguluyor.

Bir dönem Neanderthaller’le komşu olarak yaşayan bu zeki ve yaratıcı insanların, yeni elde ettikleri beceriler sayesinde keskin silahlar üretmiş olması da mümkün. Bu da Neanderthaller’e karşı insanların askeri üstünlük sağlaması ve hatta onların tamamen tarihten silinmesi sonuçlarını doğurmuş olabilir.

  • Share/Bookmark