BBC: Türkiye neden depremlerden bu kadar zarar görüyor?
09 Mart 2010 Yazan admin
Kategori Türkiye'den Jeoloji Haberleri

İngiliz basın-yayın organları, Elazığ'da meydana gelen depreme bugün gün boyu haber bültenlerinde geniş yer verdi.
İngiliz yayın kuruluşu BBC, arama-kurtarma çalışmaları görüntülerini ekranlarına yansıtarak haberi duyurdu ayrıca internet sayfasında, "Türkiye neden depremlerden bu kadar zarar görüyor?" başlıklı bir haber yayımladı.
Türkiye'nin coğrafi konumuna ve "deprem bölgesinde" olduğuna dikkat çekilen haberde, Türkiye'nin Avrupa-Asya ve Afrika-Arap olmak üzere iki büyük tektonik katmanın üzerinde bulunduğu belirtildi.
İngiliz Jeoloji Araştırma Kurumundan deprem bilimci Brian Baptie'nin görüşlerine yer veren BBC, Baptie'nin Elazığ'ın Başyurt beldesindeki depremin, doğu fayındaki hareket sonucu meydana geldiğini söylediğini aktardı.
İstanbul'un da deprem riski taşıdığının kaydedildiği haberde, bunun da deprem bölgelerinde dayanıklı ve güvenli binaların gerekliliğini artırdığı kaydedildi. BBC, deprem bilimci Baptie'nin İstanbul'la ilgili, "İstanbul'da gelecekte büyük bir deprem riski var. Ama ne zaman, tam neresi ve ne büyüklükte sorularına yanıt bulmak imkansız" sözlerini de aktardı.
1999 depreminin ardından Türkiye'de yeni önlemler alındığını ve güvenli binalar inşa edildiğini kaydeden BBC, ancak yetkililerin ve siyasilerin daha fazla şey yapılması gerektiğiyle ilgili uyarıda bulunduklarını bildirdi.
Sky televizyonu da, Elazığ depreminin hemen ardından çekilen görüntülere haber bültenlerinde yer vererek, Türkiye'de depremlerin sık sık meydana geldiğini, birçoğunun da Kuzey Anadolu fay hattı üzerinde olduğunu belirtti.
Dev yarıklar Burdur’u korkutuyor
08 Mart 2010 Yazan admin
Kategori Türkiye'den Jeoloji Haberleri

Burdur'un kent merkezi yakınlarında son 1 ay içinde meydana gelen ve tarlaları ikiye bölen 250 metre uzunluğunda ve yaklaşık 5 metre derinliğindeki dev yarıklar korkutuyor.
Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi'nde (MAKÜ) görev yaptığı süre içinde Burdur'un çeşitli yerlerinde yaptığı araştırmalarla adından söz ettiren Bilecik Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Coğrafya Bölümü Öğretim Üyesi Yrd.Doç.Dr. Nurfettin Kahraman, Burdur'un Menderes Mahallesi’nin alt bölümlerinde dev yarıklar olduğunu ortaya çıkardı.
Son 1 ay içinde oluşan yarıklarda araştırmalar yapan Yrd.Doç.Dr. Nurfettin Kahraman, “İlk olarak 1999 yılında Marmara Depreminin ardından Burdur’un Gökçebağ Köyü yakınlarında tarlaları ikiye bölen yarıklar meydana gelmişti. Burdur kent merkezine doğru yaklaşan dev yarıklar, bu kez de Burdur'un kenar mahallelerinden biri olan Menderes Mahallesi yakınlarında ortaya çıktı. 3 hat halinde 250 metreyi aşan dev yarıklar yer yer 5 metre derinliği buluyor” diye konuştu.
Burdur’da meydana gelen dev yarıkların oluşması için 3 temel sebep olması gerektiğini savunan Yrd.Doç.Dr. Kahraman, şunları söyledi:
“Birinci neden depremdir. Bu tarz yarıkların oluşabilmesi için uzmanların ifadesiyle en az 6 veya daha büyük depremlerin meydana gelmesi gerekiyor. Bu yarılmaların meydana geldiği yerlerin yakınlarında oturan ya da o olayları gören insanlara sorduk. Hepsi de hiçbir sarsıntı hissetmediklerini söyledi. Dolayısıyla bu olayın depremle ilgisi yok. İkinci sebebi ise zemin özellikleriyle ilgisi olabilir. Üçüncü neden ise havzanın tektonik özelliklerini göz önüne alarak açıklayabiliriz.”
AĞAÇLARI BİTKİLERİ YUTUYOR
250 metre uzunluğunda ve derinliği 5 metreyi bulan dev yarıklar ağaçları bitkileri içine alıyor. Tarlaları ikiye bölen yarıklardan endişe eden köylüler ise, yarıkların oluşması sırasında herhangi bir sarsıntı hissetmediklerini söyledi.
Öte yandan yarıkların ortaya çıkmasının ardından Burdur Valisi İbrahim Özçimen, Yrd.Doç.Dr. Kahraman ile birlikte bölgede incelemelerde bulundu. Vali Özçimen, incelemelerin ardından Burdur İl Afet ve Acil Yardım Müdürü Mehmet Oral’a gerekli incelemelerin yapılması için talimat verdi.


Elazığ Depremi’nden Sonra Doğu Anadolu Fay Hattı Deprem Üretebilir
08 Mart 2010 Yazan admin
Kategori Türkiye'den Jeoloji Haberleri

İstanbul Teknik Üniversitesi Maden Fakültesi öğretim üyesi aynı zamanda Türkiye Bilimler Akademisi'nde görevli Prof. Dr. Naci Görür, can kaybına uyarıların dikkate alınmamasının neden olduğunu söyledi.
Prof. Görür, ayrıca Doğu Anadolu fay hattının büyük bir deprem üretebileceğini söyledi.
Kendisinin de Elazığlı olduğunu belirten Prof. Dr. Görür, şunları söyledi:
“Elazığ ve çevresinin bir deprem bölgesi olduğu, yakın zamanda yaptığımız toplantılarla tartışıldı. Ancak halkının deprem konusunda çok bilgisiz olduğunu gördüm. Bizim milletimiz, bizim yöneticilerimiz uyarıları pek ciddiye almıyorlar. Deprem olduğunda zaten felaketten üzüntüden söz ediyorsunuzdur. Önemli olan daha önceden konuşulduğunda bu uyarılara itibar edilmesi gerekiyor. Doğu Anadolu fay hattı, bu bölgede büyük deprem üretebilir. Bundan sonra da beklenebilir. Buradaki yapı türlerinin yerleşim alanlarının güvenli olması gerekir.”
Batıdan Beklerken Doğudan Geldi. Elazığ’da 6,0 Büyüklüğünde Deprem
08 Mart 2010 Yazan admin
Kategori Haberler, Türkiye'den Jeoloji Haberleri
|
Elazığ sabaha karşı saat 04.32'de 6.0 büyüklüğünde bir depremle sarsıldı.
Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi ve Deprem Araştırma Enstitüsü'nün verdiği bilgiye göre, depremin merkez üssü Karakoçan ilçesi Başyurt beldesiydi.
Yerin 5 kilometre altında meydana gelen sarsıntı, yaklaşık 1 dakika sürdü.
Deprem, Erzincan, Tunceli, Malatya, Bingöl, Erzurum ve Diyarbakır'da da hissedildi.
Deprem en çok 6 köyü etkiledi. En büyük hasar ve can kaybı Kovancılara bağlı, Aşağı ile Yukarı Kanatlı, Göçmeler, Aşağı ile Yukarı Demirci, Okçular köylerinde oldu.
Özellikle Okçular Köyü'nde evlerin büyük bir kısmı yıkıldı ve çok sayıda insan hayatını kaybetti.
Depremde şu ana kadar 57 kişi yaşamını yitirdi, 50'den fazla kişi de yaralandı.
Bu arada, yıkılan binaların büyük bir kısmının kerpiçten yapılması dikkat çekti.
![]()
Marmara’da Deprem Alarmı Verildi
16 Aralık 2009 Yazan admin
Kategori Bilim ve Teknoloji, Haberler, Türkiye'den Jeoloji Haberleri

''Deprem tehlikesi kapıda''
Mersin Musali Kromit Yatakları
05 Aralık 2009 Yazan admin
Kategori Ders Notları, Jeoloji Mühendisliği, Mersin Üniversitesi Jeoloji Mühendisliği Bölümü, Türkiye'den Jeoloji Haberleri
MUSALİ KROMİT YATAKLARI
Musali Bölgesi’ndeki kromit yatakları Türkiye’nin Doğu Akdeniz Bölgesi’nde, Mersin İli’nin Musalı Köyü’nün kuzeybatısında, Mersin’den yaklaşık 20km mesafede yer alır.
Maden yatağı alanında yaygın olarak ultrabazik kayaçlar [serpantin=(Mg, Fe)3Si2O5(OH)4] gözlenir. Bunların üstünde kireçtaşları yer alır. Kromitin esas yan kayacı olan olivin kaynaklı serpantin, yeşilimsi-sarı renkte, alterasyon nedeniyle gevşek bir yapıya sahiptir. Belirgin bir kontak metamorfizma etkisi görülmemektedir. Saha ve civarında tektonik hareketlerle ofiyolitlerin dağ oluşturduğu bindirme fayı şeklinde rastlanır. Kromitler ince damarlar halindelacalı (benekli = leopard cevheri) ve saçınımlı siyah cevher olarak bulunur.
Musali Yataklarının görünür ve muhtemel rezervleri yaklaşık 1.100.000 tondur. 60t/gün (13.500 t/yıl) tüvenan cevher üretimi yapılmaktadır(2000). Üretilen cevherlerin ortalamatenörü % 20 Cr(?) dolayında tutulmaktadır.
Musali İşletmeleri’nin esas amacı yakın çevrede bulunan düşük tenörlü kromitlerin (yaklaşık %10 Cr) değerlendirilmesidir. İlk yıllarda açık işletme ile üretilen cevherler, örtü tabakasının artması sonucu kapalı işletmeye geçirilmiştir.

Fotoğraf: Kromit Madeni

Fotoğraf: Madenden Çıkarılan Kromit Karışımı

Fotoğraf: Kaba ve İnce Kırma Öğütücü

Fotoğraf: Sallantılı Masa(Tane boyutuna göre sınıflandırmada kullanılır)

Fotoğraf: Su ve Yerçekimi İle Zenginleştirilmiş Kromit Konsantresi

Fotoğraf: Zenginleştirilmiş Kromit
Türkiye’nin Deprem Gerçeği
15 Ağustos 2009 Yazan admin
Kategori Türkiye'den Jeoloji Haberleri
Türkiye’de 1900 ile 2006 yılları arasında meydana gelen 90 büyük depremde, resmi verilere göre 82 bin 372 kişi öldü. Ülkede geçen yüz yıl yaşanan en şiddetli deprem, 1939 yılında Erzincan’da kaydedildi. 7.9 büyüklüğünde yaşanan ve 32 binin üzerinde vatandaşın kaybedildiği depremin ardından ilk kez önlemlerin tartışılmasına başlandı. Kayıpları azaltacak önlemlerin ciddi olarak ele alınmasına 1999 yılında 17 bin 480 kişinin öldüğü Marmara depremi sonrası başlayan Türkiye’de, bugüne kadar yapılanlar, genellikle yeterli görülmüyor.
Bu depremin ardından 1942′de Tokat Erbaa’da 3 bin, 1943′de Samsun’un Ladik ilçesinde 4 bin, 1944′de Bolu Gerede-Çerkeş’de 3 bin 959 kişinin hayatına mal olan 7.2 aletsel büyüklüğünde 3 büyük deprem ülke gündemine girdi.
Muş Varto’da 1966 yılında 6.9 büyüklüğünde kaydedilen depremde 2 bin 396, Kütahya Gediz’de 1970 yılında 7.2 büyüklüğünde depremde 1086, Diyarbakır Lice’de 1975 yılında 6.6 büyüklüğündeki depremde de 2 bin 385 vatandaş kaybedildi.Sonraki yıllarda 1976 Van Muradiye’de 7.5 büyüklükte depremde 3 bin 840, 1983′de Erzurum ve Kars’ta 6.9 büyüklükte depremde 1155, 1992 Erzincan’da 6.8 büyüklükte depremde de 653 yurttaşını yitiren Türkiye, 1999 yılına gelindiğinde Marmara depremi olarak anılacak Gölcük merkezli 7.8 büyüklüğündeki sarsıntıyla uyandı. Bu depremde, resmi kayıtlara göre can kaybı bilançosu, 17 bin 480 oldu.
Aynı yıl içinde 763 vatandaş da, Düzce’de 7.5 büyüklüğünde meydana gelen depremde can verdi.
MARMARA MİLAT OLDU
Bulunduğu coğrafyada yüzde 90′ı deprem bölgesi olan Türkiye’de, önemli kentler birinci derece riskli kuşakta yer almasına karşın deprem gerçeğine ilişkin ciddi çalışmaların başlatılmasında, 1999 Marmara depremi milat oldu. Bu tarihten sonra önemli yasal düzenlemeler ele alınırken, devlet ve üniversiteler çalışmalarda başı çekti.
Dokuz Eylül Üniversitesi Deprem Araştırma ve Uygulama Merkezi Müdürü Prof. Dr. Zafer Akçığ, konuya ilişkin olarak yaptığı açıklamada, ülkede neredeyse deprem riski taşımayan bir yerin bulunmadığını kaydetti.
Prof. Dr. Akçığ, deprem açısından dünyanın en riskli merkezlerinden birisi olan Türkiye’nin çok önemli levha hareketlerinin etkisinde bulunduğunu belirterek, ”Dünyada en riskli kentler açısından yapılan sıralamada İstanbul 2., İzmir ise 20. sırada yer alıyor” dedi.
Türkiye açısından depremde asıl tehdidin bina güvenliği olduğuna işaret eden Prof. Dr. Akçığ, ”Deprem yıkar, ama nasıl yıkar? Japonya’da 7.5 büyüklüğünde depremde hiç bir şey yok, ama bizde 6′ya dayandığı anda olaylar meydana gelmeye başlıyor. 4.5 ile 6.5 arasındaki orta büyüklük dediğimiz depremlerde, hiç bir şey olmaması lazım. Japonya’da, ABD’de hiç bir şey olmuyor” dedi.
17 Ağustosun ardından depreme ilişkin alınması gereken önlemler konusunda ciddi anlamda çalışmaların başladığını ifade eden Prof. Dr. Akçığ, şunları kaydetti:
”Ayaklarımız yere basıyor ama yavaş basıyor. Belediyelerin bu konuda çok bilgi sahibi oldukları kanısında değilim hala. Birkaç belediye dışında. Öyle bir hareketi görmüyorum ben. Marmara depremine kadar hiç bir şey tartışılmadı. Ama yıkıcı depremler devam etti. Kimse o gerçeği görmedi, bunları bir türlü kabul ettiremedik. Yaşanmadıktan sonra acıyı kabul ettiremiyorsunuz. Ama 17 Ağustos, çok farklı boyutlarıyla geldi. Ben ona hep milat diyorum. Bir kere batıyı etkiledi, sanayiyi etkiledi, ölü sayısı minimum 15 bin oldu ve yetişmiş elemanlar kaybedildi. Deprem gerçeğiyle öyle tanıştık. Şimdi Türkiye’de bir takım hareketler var. Kamu ve üniversitelerin başını çekmeye çalıştığı. Ama topyekun bir seferberlik görmüyorum. Hala birçok güçlendirilmesi beklenen binalar, ara sıra boşaltılan okullar. O yatırımı göremiyorum.”
Depremi neden önemsemiyoruz?
15 Ağustos 2009 Yazan admin
Kategori Jeoloji Mühendisliği, Türkiye'den Jeoloji Haberleri
İstanbul’da yapılan bir araştırma kent sakinlerinin deprem riski ve önlemler konusunda duyarsız olduklarını ortaya koydu. Araştırmaya göre, olası bir depremden sonra düşünülen bütün çadırkent ve geçici barınma alanlarının genellikle alışveriş merkezine dönüştürüldüğü iddia edildi.
7 Ağustos’un 10. yılında deprem riski, deprem önlemleri kamuoyunun gündeminde.
İstanbul Teknik Üniversitesi’nden bir grubun yürüttüğü bir araştırma kent sakinlerinin deprem riski ve önlemler konusunda duyarsız olduklarını ortaya koydu. Araştırmaya göre, olası bir depremden sonra düşünülen bütün çadırkent ve geçici barınma alanlarının genellikle alışveriş merkezine dönüştürüldüğü iddia edildi.
Risk bölgeleri olduğu için Avcılar ve Bakırköy’de yapılan deprem araştırması kapsamında, farklı gelir gruplarından 900 kişi ile görüşüldü. Araştırmaya göre, ankete katılanlar bina güçlendirmenin gerekliliği konusunda bilgisiz ve konuyu önemsemiyor.
”Ailenizi korumak için ne kadar bütçe ayırırsınız” sorusuna katılanların yüzde 80′inin “5 yıllık geliri mi veririm” diye yanıt verdiği ankette, ”binanızı korumak için bütçenizden ne kadar harcarsınız” sorusuna ise katılımcıların yüzde 80′i “bir aylık gelirimi veririm” dedi.
Araştırmaya göre daha güvenli ev için hiç bir plan yok. Ayrıca bütün gelir grupları soruna aynı duyarsızlıkla bakıyor.
BARINMA ALANLARI RANTA KONU OLDU
Bu arada İstanbul’da olası bir depremden sonra düşünülen bütün çadırkent ve geçici barınma alanlarının imar tadilatlarıyla ranta konu olduğu öne sürüldü. Bu alanların genellikle alışveriş merkezine dönüştürüldüğü iddia edildi.
Raporu hazırlayanlardan İTÜ İnşaat Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Alper İlke NTV canlı yayınında araştırma ile illgi soruları yanıtladı.
Doç. Dr. İlke toplumun deprem tehlikesine karşı bir şey yapmayı düşünmemesinin çarpıcı olduğunu söyledi. İlke’nin konuyla şöyle konuştu:
“Biz bekliyorduk ki biz gelir seviyesi, akademik durum veya başka faktörler insanlarımızın güçlendirmeye bakışını değiştirsin. Oysa herkes altyapısından bağımsız olarak benzer davranıyor ve çarpıcı olan şey kimse bir şey yapmayı düşünmüyor. Üstelik bu anketin Bakırköy ve Avcılar gibi olası İstanbul depreminde en çok etkilenecek yerde yapıldığını düşünürseniz diğer yerlerde tablonun daha da kötümser çıkabileceğini tahmin etmek çok zor değil.
Bu durumu bir nedene bağlamak da çok zor. Eğitim de sek eğitim değil çünkü. Sosyal yapımızdan kaderciliğimizden gelen bir şey diye düşünüyorum. Bir de uzakta olan ve kesin olmayan riskler insanlar için çoğu kez ihmal edilen riskler… Onları görmek istemiyor insanlar. Ben inşaat mühendisi olarak çok sosyal yorum yapamıyorum bu konuda ama şu bir gerçek; önemsemiyoruz.
Dolayısıyla belki bizlere düşen, bilim adamlarına ve medyaya düşen konuyu vurgulamak konunun önemine değinmek olabilir. Belki vurgulanması gereken bir nokta da 2007 yılında yeni bir deprem yönetmeliği yürürlüğe girdi ve bu yönetmelikte mevcut binaların deprem güvenliğinin incelenmesi ve güçlendirilmesi konuları yer alıyor, son derece kapsamlı bir şekilde. Dolayısıyla en azından teknik olarak bunun artık yapılabildiği, doğru kişilerce yapıldığı zaman güvenilir olduğu, insanlara anlatılmalı diye düşünüyorum.”
Doç. Dr. Alper İlke “İstanbul’un genel durumuna baktığımızda büyük ölçekli bir tadilata girmek gerçekten gerekiyor mu yoksa sadece belli bir yüzde ile ifade edebileceğimiz binalar risk teşkil ediyor diğerleri belli bir standardın üstündedir dememiz mümkün mü?” szorusuna ise şu yanıtı veriyor:
“Tabiki belli yapılar daha riskli. Fakat zor olan hangi yüzde 10 hangi yüzde 20’nin kritik durumda olduğu. Maalesef bunu incelemek ve test etmek çok kolay değil. Problemin zor bölümü burada. Yapıların durumu derseniz eğer yapıların depreme dayanıklılığı konusunda yürürlükte olan 2007 yönetmeliğinde geçerli olan kuralları dikkate alırsak resmi olarak maalesef tablo kötü çıkar.
Yapıların büyük bölümü bu şartları sağlamaktan uzak diyebiliriz. Bu yapılan hepsi yıkılacak mı? Hayır küçük bölümü yıkılacak ama o kadar standart dışı uygulamalar var ki yıllardan beri standartları sağlamaktan çok uzağız. Bırakın 2007 deprem yönetmeliğini 1975 yılında yürürlüğe girmiş olan yönetmeliğinin şartlarını bile mevcut yapıların çok büyük bölümü sağlamaktan çok uzak.
Kontroller ise eskiye göre çok iyi. Yani eski yapılar dediğimiz zaman 99 bizim için milat diyebiliriz. Hem 99 depremi hem 98 yılında yürürlüğe giren deprem yönetmeliği sayesinde bunun etkisi oldu gerçekten. Denetim sistemi değişti. Yüzde yüz olmasa da önemli bir gelişme sağlandı.
Teknolojide olan gelişmeler; hazır betonun yaygınlaşması, ister istemez yapıların kalitesini arttırdı. Yani 99 yılından sonra yapılan binalar her ne kadar mükemmel yapılmasa bile riski çok daha düşük binalar diye genellemek çok yanlış olmaz.”
Türkiye Nüfusunun Yarısı Deprem Bölgesinde Yaşıyor.
15 Ağustos 2009 Yazan admin
Kategori Jeoloji Mühendisliği, Türkiye'den Jeoloji Haberleri
İTÜ Jeofizik Mühendisliği Bölümü’nce hazırlanan rapora göre, nüfusun yüzde 45′i, havaalanlarının yüzde 40,9′u ve enerji sektörünün büyük bölümü birinci derece deprem bölgesinde bulunuyor.
İSTANBUL – İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) Maden Fakültesi Jeofizik Mühendisliği Bölümü Yer Fiziği Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Haluk Eyidoğan danışmanlığında jeofizik mühendisi Caner Uysal tarafından ”Türkiye’de nüfus ve çeşitli sektörlerin deprem riskinin incelenmesi” konulu rapor hazırladı.
Rapor, Türkiye’nin 71 milyon 517 bin 100 olan nüfusunun yüzde 45′inin birinci, yüzde 26,6’sının ikinci, yüzde 14,6’sının üçüncü, yüzde 12,3′ünün dördüncü ve yüzde 1,5′inin beşinci derece deprem bölgesinde yaşadığını ortaya koydu.
Deprem bölge derecesi 5′ten 1′e doğru inerken nüfusun da arttığına dikkat çekilen raporda, ”Bir ülkede deprem riskinin asgari düzeyde tutulabilmesi için yerleşim alanlarının ve nüfusun, deprem tehlikesinin mümkün olduğu kadar uzağında planlanması gerekirken Türkiye’de bunun tam tersi olduğu gözlenmiş, deprem tehlikesinin arttığı yerlerde nüfusun ve yerleşim merkezlerinin de arttığı belirlenmiştir” denildi.
Sağlık Bakanlığı’nın 2006 yılı verilerine göre, ülke genelindeki hastahanelerin yatak kapasitesinin 166 bin 951 ve toplam hekim sayısının 68 bin 460 olduğu bildirilen raporda, bu rakamlara göre, Türkiye’de herhangi bir acil durumda 428 kişiye bir yatak düşeceği belirtildi.
İstanbul’da olası bir depremde can kaybının Türkiye’deki toplam hekim sayısından fazla olacağı, olası yaralı sayısının ise 100 bin kişiyi geçebileceği ifade edilen raporda, ”Bir deprem durumunda sağlık merkezi ve personelinin yetersizliği kendini en ağır şekilde hissettirir. Acil müdahalenin en gerekli olduğu bu tip durumlarda yetersizliklerden dolayı kurtarılabilecek hayatların kayıplara dönüşebileceği gerçeği önümüzde durmaktadır” görüşüne yer verildi.
HAVAALANLARININ DURUMU
Raporda, havaalanlarının, olası deprem ve çeşitli afetler durumunda özellikle deniz çıkışı olmayan ve karayolu bağlantıları kesilen bölgelerde yurt içinden ve dışından gelecek personel, tıbbi malzeme, beslenme ve çeşitli alanlarda yardım sağlayabilecek kritik değere sahip merkezler olduğu vurgulandı. Türkiye’de 47 ilde bulunan 66 havaalanının da incelendiği raporda, havaalanlarından 27’sinin (yüzde 40,9) birinci, 23′ünün ikinci, 9′unun üçüncü ve 7’sinin dördüncü derece deprem bölgesinde olduğuna, beşinci derece deprem bölgesinde ise havaalanı bulunmadığına işaret edildi.
Rapor, deprem bölge derecesi 5′ten 1′e doğru giderken havaalanı sayısının arttığını da göz önüne serdi.
Rapora göre, Merzifon Havaalanı (Amasya), Çıldır Havaalanı (Aydın), Balıkesir Havaalanı, Bandırma Havaalanı ve Körfez Havaalanı (Balıkesir), Yenişehir Havaalanı (Bursa), Çanakkale Havaalanı, Çardak Havaalanı (Denizli), Erzincan Havaalanı, Hatay Havaalanı, Süleyman Demirel Havalimanı (Isparta), Atatürk Havalimanı ve Sabiha Gökçen Havaalanı (İstanbul), Adnan Menderes Havalimanı, Kaklıç Havaalanı, Selçuk – Efes Havaalanı (İzmir), Kahramanmaraş Havaalanı, Cengiz Topel Havaalanı (Kocaeli), Akhisar Havaalanı ve Organize Sanayi Havaalanı (Manisa), Dalaman Havalimanı, Milas – Bodrum Havalimanı ve Imsık Havaalanı (Muğla), Muş Havaalanı, Siirt Havaalanı, Tokat Havaalanı, Yalova Havaalanı birinci derece deprem bölgesinde bulunuyor. İncirlik Hava Üssü ve Şakirpaşa Havalimanı (Adana), Adıyaman Havaalanı, Afyon Havaalanı, Ağrı Havaalanı, Antalya Havalimanı ve Karain Havaalanı (Antalya), Batman Havaalanı, Diyarbakır Havaalanı, Elazığ Havaalanı, Erzurum Havaalanı, Eskişehir Anadolu Üniversitesi Havaalanı, Hezarfen Havaalanı (İstanbul), Kars Havaalanı, Kütahya Havaalanı, Erhaç Havalimanı (Malatya), Çarşamba Havalimanı ve Samsun-Samair Havaalanı (Samsun), Çorlu Havalimanı (Tekirdağ), Uşak Havaalanı, Ferit Melen Havaalanı (Van), Çaycuma Havaalanı ve Ereğli Erdemir Havaalanı (Zonguldak) ikinci derece deprem bölgesinde hizmet veriyor. Esenboğa Uluslararası Havalimanı (Ankara), Sivrihisar Havaalanı (Eskişehir), Erkilet Havaalanı (Kayseri), Mardin Havaalanı, Kapadokya Havalimanı (Nevşehir), Sivas Havaalanı, Divriği Havaalanı (Divriği), Şanlıurfa Havaalanı ve GAP Havaalanı (Şanlıurfa) üçüncü derece deprem bölgesinde, Etimesgut Havaalanı ve Güvercinlik Havaalanı (Ankara), Gazipaşa Havaalanı (Antalya), Oğuzeli Havaalanı (Gaziantep), Konya Havaalanı, Sinop Havaalanı ve Trabzon Havalimanı ise dördüncü derece deprem bölgesinde bulunuyor.
ENERJİ DE DEPREM RİSKİ ALTINDA
Raporda, elektrik üretim ve dağıtım tesislerinin enerjiye daha çok ihtiyacı bulunan İstanbul, İzmir, Ankara gibi nüfusu ve ekonomik gücü yüksek büyük şehirlerde, havagazı üretim ve dağıtım tesislerinin ise İç Anadolu Bölgesi’nin kuzeyi ve doğusu, Orta ve Doğu Karadeniz Bölgesi ile Doğu Anadolu Bölgesi’nin ortasında bulunan illerde yoğunlaştığı belirtildi.
Rapor, elektrik üretim ve dağıtım tesislerine bakıldığında Düzce, Sakarya, Kocaeli, Çanakkale, Manisa, İzmir, Aydın, Denizli, Erzincan, Muğla ve Isparta’daki tüm tesislerin, Zonguldak, Malatya, Kahramanmaraş, Van ve Samsun’un güneyindeki tesisler ile Bursa, Bilecik, Siirt, Van ve Şırnak’ın kuzeyindeki tesislerin birinci derece deprem bölgelerinde olduklarını ortaya koydu.
Türkiye’de havagazı üretim ve dağıtım tesisleri incelediğinde Karabük, Bolu, Balıkesir, Burdur, Hatay, Bingöl, Muş, Hakkari ve Amasya’daki tüm tesislerin, Afyonkarahisar, Osmaniye, Bitlis, Ağrı, Erzurum, Bayburt, Gümüşhane, Giresun, Ordu, Sinop ve Kastamonu’nun güneyindeki tesisler, Adıyaman, Diyarbakır, Batman, Bitlis, Tunceli, Sivas, Tokat, Çorum ve Çankırı’nın kuzeyindeki tesisler ile Kütahya’nın batı ve güneyindeki tesislerin birinci derece deprem bölgelerinde oldukları görüldü.
Türkiye’de, LPG ve diğer gazların dolum ve depolanma tesislerinin büyük bölümünün İstanbul, İzmir, Kocaeli ve Ankara’da bulunduğu belirtilen raporda, ”Gazların depolanmaları ve dolumları göz ardı edilemeyecek kadar önemli olduğundan bu tesislerin olası depremlere karşı asgari düzeyde etkilenecek yerlerde ve en iyi güvenlik önlemleri alınarak kurulmaları gerekmektedir” denildi. Raporda, enerji üretimi, gaz dolumu ve depolanması, su sağlanması ve dağıtımı alanlarında hizmet veren sektörlerin birinci derece deprem bölgesi içerisinde kalan illerde yoğunlaştığının görüldüğü ifade edildi.
‘HASSASİYET YOK’
Raporun sonuç bölümünde, Türkiye’de yerleşim alanı ve sektörlerin kurulduğu merkezler konusunda yeterli hassasiyetin gösterilmediği vurgulandı.
Türkiye’de büyük ve hasar yapıcı deprem tehlikesinin her zaman yüksek olduğu kaydedilen raporda, şöyle denildi: ”Bu sebeple deprem bizi vurmadan, ona karşı hazırlıklarımızı yaparak kayıplarımızı, dolayısıyla deprem riskini azaltma imkanımız bulunmaktadır. Deprem riskinin azaltılması için bir devlet politikası oluşturulmalı, kısa, orta ve uzun vadeli stratejiler belirlenmeli. Bu politikanın ve stratejilerin hazırlanması ve uygulanmasında üniversitelerin de içerisinde olacağı bir bilim danışma ve izleme heyeti kurulmalı. Yatırımların, göç yönlerinin ve endüstriyel sektörlerin deprem tehlikesinin düşük, ama nüfusun az ve iş imkanının olmadığı yerlere kaydırılması gerekir. Şu anda birinci derece deprem bölgesinde bulunan nüfus ve firma sayısının azaltılması, olası bir yıkıcı deprem durumunda can kayıplarını ve ekonomik zararları azaltacaktır.”
Türkiye’nin Şekillenmesinde Etkili Olan İç ve Dış Kuvvetler
15 Ağustos 2009 Yazan admin
Kategori Jeoloji Mühendisliği, Türkiye'den Jeoloji Haberleri
Dağ Oluşumu Hareketleri:
Bilindiği gibi ülkemiz, Paleozoyik dönemde Kaledoniyen ve Hersiniyen orojenezlerine uğramıştır.
Paleozoyik’te oluşan bu dağlar önemli ölçüde aşınmıştır. Ülkemizin şekillenmesinde, özellikle Kuzey Anadolu ve Toros dağ sıralarının oluşmasında Alp orojenik hareketleri ve bunu takip eden orojenez sonu (post-orojenez) hareketler etkili olmuştur. Mesozoyik başlarından itibaren Anadolu’nun kuzey ve güney kesimlerine yerleşen Tetis jeosenklinalinde biriken çeşitli tortul malzemeler, Mesozoyik sonundan itibaren jeosenklinal alanının daralması ile kıvrılarak su üstüne çıkmışlardır. Eosen döneminde ise deniz, ancak eski Tetis jeosenklinalinde oluşan dağların alçak kısımlarına ve senklinallere yerleşmiştir. Oligosen sonuna doğru ise Alp orojenezi en şiddetli safhasına erişmiştir. Miyosen sonlarında Güneydoğu Anadolu’da Torosların kara haline gelmiştir.
Genel olarak Anadolu’nun her iki ‘..inadında bulunan bu dağlar, Tersiyer sonlarında ve hatla Kuvaterner başlarında tekrar toptan yükselmeye uğramışlardır. Sonuçta yüksekliği 2000 yı1 hatta 3000, Güneydoğu Toroslarda 4000 m’yi aşan dağlar (Hakkari dağları) oluşmuştur.
Faylanma ve Epirojenik Hareketler:
Oligosen’de en şiddetli safhasına ulaşan Alp dağ oluşumu hareketlerinden sonra, Miyosen’den itibaren Doğu Anadolu’nun sıkışmaya uğraması ile Doğu Anadolu ve Kuzey Anadolu yırtılma fayları meydana gelmiştir. Gerek Miyosen ve gerekse Pliyosen 100′lerce metre çöken oluk ve havzalar oluşmuştur. Bu havzaların çoğu Neojen döneminde göllerle işgal edilmiştir (Muş – Van, Erzincan, Erzurum, Erbaa-Niksar, Elazığ, Malatya, Hazar vs.).
Anadolu’nun doğusunda oluşan sıkışma hareketlerinin aksine, Pliyosen ‘den itibaren Batı Anadolu’da meydana gelen gerilme hareketine bağlı olarak sert kütleler (Menderes masifi) faylarla parçalanarak bloklar hâlinde çökmüştür.
Epirojenik hareketler Üst Tersiyer’den itibaren başta dağ kuşaklarımız yükselmeye, Akdeniz ve Karadeniz çanağı alçalmaya uğramıştır. Bunun sonucu olarak Orta Toroslar ve Kuzey Anadolu dağları yükselmeye uğramıştır. İç ve Doğu Anadolu’dan kaynağını alan Kızılırmak, Yeşilırmak ve batıda Sakarya Kuzey Anadolu dağlarını; Zap, Seyhan ve Ceyhan da Toros dağlarını parçalamışlardır.
Losen’den itibaren geniş sahalarda başlayan volkan faaliyetleri, Neojen sonlarından itibaren merkezî püskürmeler haline dönüşmüştür. Oligosen sonundaki Alp orojenik hareketleri ve ondan sonra da oluşan epirojenik, faylanma ve volkan faaliyetleri el ele vererek Anadolu’nun şekillenmesinde son derece etkili rol oynamışlardır.
Türkiye’nin Şekillenmesinde Etkili Olan Dış Kuvvetler
Ülkemizde Paleozoyik’den beri akarsu faaliyetleri çok etkili olarak hüküm sürmüştür. Ülkemizde akarsu ağının günümüzezdeki modelini almaya başlaması Alt Tersiyer’e kadar dayanmaktadır. Özellikle Oligosen devrinde ülkemizin büyük bir bölümü kara haline geçmiş ve Neojen’de Anadolu’yu yer yer kaplayan göllere civardaki akarsuların getirdiği çeşitli boyutta malzemeler birikmiştir. Pliyosen sonu ve Kuvaterner başlarından itibaren dağ kuşaklarımıza Tersiyer döneminde yerleşen akarsular, dağların yükselmesine bağlı olarak yataklarını kazarak derinleştirmişler. Zap, Dicle, Fırat, Ceyhan, Kızılırmak, Yeşilırmak ve Sakarya nehirleri, dağ kuşaklarımızı yüzlerce metre yararak antesedanr özellikte boğazlar açmışlardır.
Kuvaterner başlarından itibaren kuruyan neojen göl havzalarında beliren eğim şartlarına göre kısa boylu akarsular kurulmuştur. Kuzey Anadolu dağlarının kuzeye bakan yamaçlarında kurulan akarsular, doğrudan Karadeniz’e akarken, dağın güneyine bakan yamaçlarına kurulan akarsular Kızılırmak, Yeşilırmak ve onların büyük kolları ile birleşmişlerdir.
Tektonik oluklarda bulunan neojen depolarını da yararak, aşındırarak altta bulunan Paleozoyik veya Neojen öncesine ait temele saplanmışlardır. Bu akarsuların bazı yan kollan ise Kuvaterner başlarında çökme sonucu ortaya çıkan fay diklikleri üzerine kurulmuştur.
Aynı şekilde Neojen sonu ve Kuvaterner başlarında çökme sonucu oluşan tektonik oluklar ve fay kuşakları, akarsuların kuruluşunu âdeta yönlendirmişlerdir.
Örnek olarak Kuzey Anadolu Fay kuşağım takip eden Kelkit, Delice, Gökırmak; . Muş havzasında Karasu; Pasinler-Horasan havzasından geçen Araş nehirleri verilebilir. Miyosen sonunda kurulan akarsular, karşılaşmanın ilerlemesi ve yer yer yeraltına intikal etmesi ile yeraltı nehirleri oluşmuştur.
Neojen’den itibaren dağ kuşaklarına yerleşen akarsular, dağların epirojenik yoldan yükselmesine bağlı olarak yataklarını akıl almaz biçimde yararak son derece dar ve derin vadilerini açmışlardır. Örnek olarak Çoruh Doğu Karadeniz dağlarını, Zapsuyu Güneydoğu Torosları l000m Ceyhan Nehri de Torosları 500-700 m’nin üzerinde yarmıştır.






